Karanfil Dayı (Hikayesi) – Ağaköy'ün Sesi

Karanfil Dayı (Hikayesi)

Ağaköy Tarihi
Paylaş
 

KARANFİL

KARANFİL
Adının Mehmet Ali olduğunu çok sonra öğrenecektim. Benden on beş yaş büyüktü. Köyde dursaydım adını ve diğer gerekli mâlumâtı herhalde daha iyi bilirdim. Ona mâlumâtfurûş cinsinden kısaca Karanfil derlerdi; lâkabı buydu. Pek çok özelliği ve güzelliği olan bir adamdı. Eğer birisi onu anacak veya tanıtıp takdim edecekse uzun uzun sayıp dökmeden karanfil der bırakırdı. Babasına da vaktiyle karanfil derlermiş. Üzerinde hiç de garip durmayan bir çiçek adıyla dolaşıp duran bu adamın lâkabını atadan dededen tevârüs ettiği anlaşılıyordu. Böyle giderse -ki henüz aksine bir engel görünmüyor- oğlunun da karanfil diye anılması kimseleri şaşırtmayacak.

  Pek konuşkan, çok şakacı, laf çıkısı bir adamdı. Cennet vatanın her yerini gidip gezdiğine kolayca inanabilirdiniz. Hiç bilmediği bir konuda saatlerce konuşabilir ve sizi de dinler duruma getirebilirdi. Gerçekten de her il ve adı duyulmamış sayısız ilçeyi size eliyle koymuş gibi anlatabilirdi. Kısaca ve her konuda söyleyebileceği sözü vardı. Çok konuştuğu gibi iyi de dinlerdi. Ondaki durum bilmediğini biliyor gösterme kolaylığıydı. Zor olan ise bildiğini bilmiyor görünme zorluğudur.

  Onun pek çok sohbetini dinledim. Çoktandır görüşmüyoruz. Yıllar önce zembil satmaya çıkmışken bir iki akşam bizde kalmıştı (O zamanlar biz de Ankara’da kalıyoruz). Çorum’a geçiyormuş, uğramış. Gece ya­rılarına kadar hep o konuşmuş ben gülmüştüm Susmasın diye sözden söz doğuran sözlerle ona kapılar açmış, ayak vermiştim. Ona da zaten bu lazım; bıkmamış, omuzda davul elde tokmak kırk bin lafın belini kırmıştık.

  Yirmi yılı buluyor, onunla bir aya yakın beraberliğimiz oldu. O günlerde -her nasılsa yolum düşmüştü- köyde ‘papır iklimi’ hüküm sürüyordu. Bizim oralarda temmuz ağustos aylarında cayır cayır papıra gidilir. Oralarda’sı yok, papır işi yapan yalnızca bizim köydür. Erkek, evli barklı olmanın şartlarından biridir bu. Üç beş, altı yedi kişi birelleş olup yolluğunu yapıp tulum donu ve cibindirliğini diktirip tağrasını kapıp İpsala’nın yolunu tutar. Yollukta ise sekiz on somun ekmek, tarhana, kap kacak, yatak yorgan,
küçük tüpgaz  bulunur.

Dediğim gibi, yirmi yıl falan önceydi. Agam, Karanfil, iki kişi daha ve ben gurbetçilik için yollardayız. Milletin derdi ekmek, benimkisi -sözde- gezmek. Meriç kıyısındaki bataklık arazide sazlıklar uzanır. Suyu su değil, gölü göle benzemez, içinde tekne yüzmez ama burası çoğu isimsiz insan için ekmek teknesidir. Çok şükür bizim bir adımız var, peki bir Çingenenin adı dışında neyi olabilir? Ne binecek devesi, ne namaza duracak kâbesi denmiştir ki, yontulmayı bekleyen bir sözdür. Deve işine pek bir şey denemez ama, kıbleye yönelen, imanla şereflenmiş nice Çingenenin varlığı insafı yüceltmeyi gerektiriyor; el-insaf yâni! O günlerde göçebe kültürü olanca hızıyla hükmünü icrâ ettiğinden adres tespiti zor insanlar halinde ora senin bura benim deyip ekmek kapısı aralama peşinde ömür tüketen sevgili Çingene yoldaşlarımız da -bizim gibi- Meriç Kıyısı Bataklığı’nın vazgeçilmez sâkinleridir. Câzibenin câ’sından nasipsiz papır deryası insana bol sıkıntı, az teselli, fazla yalnızlık sunmasıyla ünlüdür. Başkalarının -nerdeyse ülke nüfusunun yüzde yüzünün- saz dediği papırdan hasır dokunur. Sığ suların dibindeki batak balçık çamur içinden kesilir, kurutulur, Boğaz geçilip köye getirilir, düzen’de dokunur, pazarda satılır, fakirliğe zorlanmış halk insanları oturmak için odalara serer… Peki -ve acaba- bu arada papır denen saz milleti ne yapmaktadır? Öz yurdu olan bataklıktan koparılıp ev odalarında parya eylendiğine yanmakta mıdır? Evet öyle olmaktadır; inanmayan Mesnevî’yi okusun! Ayrılığın âhı çömmüş ve sazın bitmeyen inleyişi duyulan bu kutlu mekanda, öteleri özleyen sahipsiz fısıltılar, birbirine kesilen gövde, soyulan kabuk, verilen şeklin ıstırâbını söylüyor. Hasır dokuyanlar ise olan bitenden habersiz, ekmeğinin derdinde. Sazlara kâtillik yaptığımızı, ayrılık acısı tattırdığımızı, hepsini özlemin çıkılmaz girdâbına attığımızı bilmeden veriyoruz tağrayı, basıyoruz küsküyü…

Karanfil böyle sıkıntılı yerde ne yapsın? Bütün gün yakan güneş altın­da, bele kadar su içinde, sivrisinek ve yılanlarla dost olmaya ne kadar dayanılır… Türkü söylenir, açık saçık fıkralar anlatılır; ama yeter mi… Hele nâmıkkemâl de olmasa, papırlık çekilir yer değildir. Karanfil tükenen askerlik anıları ardınca ve biçme sesi, saz hışırtıları arasında “nâmıkkemâl bi gün…” diye başlar. Daha söze girmeden yükselen gülüşlere aldırmadan devam eder: “Ama bu esas yâv hakketen olmuş şindi nâmıkkemâl alıyô başını düşüyô yollara pâris mi mâris mi işte ööle bi yere varıyô meyer şeyirde o gün em de o biçiminden bi yarışma filan yapılıyômuş diyô ki ben de katılayım anasını satêm… n’olcaksa olsun”.

Esas mabbet akşam üzeri kıyıya çıkıldığında başlar. Biz beş kişiyiz, bu onu kandırmaz, yerinde duramayan bir adam için çok zor; ne yapsın; yakındaki çadır sohbetine koşar. Karanfil açıkgözdür, yemek vaktine rastlarsa -ki hep öyle oluyor- sofra başköşesine kurulur. Yaptığımız iş aynı ama, adamlar ayrılık ve ıstırap kavramlarıyla hiç tanışmamış gibi mutlu yaşıyor. Karanfil esrarlı konulardan konuşmayı sever (esrarına gerek yok, bizzat konuşmayı seviyor), eh hâliyle cin peri hikâyeleri falan da bilir. Bir keresinde ipin ucu kaçar gibi olmuş konu iyice derinleşmiş, çıtayı epey yüksek tutmuş: “Buralara düştüğüme bakmayın, bilmezsiniz ben derin hocayımdır, n’âparsın kader bizi buralara attı” demiş. Çingenelik mâlum, Karanfil’in din bilgisini ölçecek halleri yok. Onlara birkaç dua, sûre okumuş; sesini bir vermiş ki… Herifler ezgiye müptela, etkilenmez mi; Karanfil’in gördüğü saygı, iltifat istiap haddini aşmaya yüztuttu. Kargacık burgacık bir şeyler ezberletmiş “Bunları okursanız papır çürük çıkmaz, yılan çiyan ısırmaz” diye tembihlemiş. Dedikleri çıkmaya başladı. Sevgili komşularımız, hemen üç yüz adım ötede, ağızlarında türlü dua; ne yılan ne çiyan ne de çürük mal! Ama dualama işi zaman alıcı ve devamlılık gerektiren bir oluştur; onun için Karanfil üç öğün beş vakit çadır davetinde. İşler tıkırında, dümen yolunda.

Bir gün iki esmer çocuk cibinliklerin yanında oynuyor. Birinin sağ yanağı garip şekillerle süslenmiş.

-Bu ne?

-Kabakulak çıktı.

-Peki yazılar?

-Karanfil Oca mıskaladı be-yâv.

-…

Yâhu, bu adamın namaz niyazla da doğru dürüst arası yoktur (Amma iyi adamdır; kötülük bilmez). Buralarda başımıza hoca kesildi. Yâni ayda yılda cumalara falan uğrasa gönlüm yanmaz diyorum. Bu gecikmiş bir düşüncedir. Mâsum suçlar haddi aşmadan gidelim şu göl belâsından be! Bir şeyi az da olsa düzeltmeyecek sözde kaygımı bırakıp cigara içmeye iniyorum (Sanki her yerde içilmezmiş gibi, canım çektiğinde herkesten kırk elli adım ötede ve yalnız olmalıyım).

Karanfil’in sık takıldığı yerlerden biri de Haydar Usta’nın çadırı. Bir akşam adam canı ağzında koşarak geldi: “Aman yetişesin be Karanfil, bizim kızancık hastalandı”. Hemen gitti, bir okuyuş bir üfleyiş çocuk on dakkada kendinde. Vay sen misin bunu beceren! Bizim Karanfil başımıza kelli felli bir hoca kesildi. Artık papır biçerken mevlit okumalar, ilâhiler, kasîdeler… Tam bir cami cemaâtiyiz. Biz namaz kılarken mutlaka bir işi çıkıyor, çoğu kere de çadır sohbetine rastgeliyor. Dönüşte yine tantana…

Gitmemize on gün kaldı. Şen şakrak çalışıyor, aman bilir misin demeyip zamanı tüketiyoruz. Karanfil’in sohbeti doyulacak gi­bi değil. Yaptığı oyunları, kandırdığı çingeneleri anlatıyor, gülüyoruz. Ben,
burada biraz acemiyim, daha ikinci gelişim.  Onlar belki de yirmi yıldır burayı tanıyor. Bıldır üç kişiydik ve çok sıkılmıştım. Agama “Gelecek yıl da Ka­ranfil’le gelelim” diyorum, “Ne o açıldın mı” diyor (Açılmak da ne, dünyam genişledi be! Çingeneleri tanıdım; mevzû Sulukule’den ibaret değilmiş âbi, nâmıkkemâl’in arzın merkezine yaptığı nice seyahati/ni öğrendim; daha n’olsun).  Agamın adı Ali, Karanfil’in Mehmet Ali, diğerleri İmam Ali ve Kurt Ali (İyi ki benimkisi değil, bunca ali bir arada çekilmez). Amma varsa yoksa Karanfil! Yeni fark ettim, Çingenelerin bir karanfil deyişi var, adı konmamış bir beste ile söylüyorlar. İşin garibi üç Çingene kızından birinin adı da karanfil! Ondan olsa gerek Karanfil’i -erkek olmasına rağmen!- pek sahipleniyorlar. Bir de bekar olsa başgöz edecek gibiler. Buralarda beş on yıl önceye dâir bir Karanfil hikâyesi anlatıldığını duymuştum. Beklendiği gibi yakın köyden delikanlının teki, gözleri kömür içimi ömür angılı Çingene dilberi Karanfil’e gönül vermiş. Ama kız tarafı güzel Karanfil’i vermemiş. Boyu boyuna soyu soyuna ya da rengi rengince dengi dengince denmiştir, ama gönül ferman dinlememiş oğlan kızı kaçırmış, ailesi de gelinliğe kabul etmiş. Kız babası işin ucunu bırakmamış, ille de geri istemiş. Kız ‘herkesler unuttu, çingeneliğimi bir babam unutmadı’ dermiş. Gel zaman git zaman kız papır gölünde canına kıymış, oğlan divane olmuş. Güzel Karanfil’in arefe günlerinde göle indiğini görenler varmış.

Yemekçimiz İmam Ali. Adamcağız iyi bir aşçı sayılmaz. Tarhana, popara bir de domates salatası yapabiliyor; yemek malzememiz ve seçkin mönü münderecâtı bundan ibaret. Bir de ben, papırlık içine iki günde bir ava çıkıyorum. Nerdeyse kucağıma düşen kolaylıkta mekere ördeği avlıyorum. Popora vazgeçilmez spesyalitemiz; İmam Ali her öğün popara yapar, yoksa doymayız.

Efenîm, itler ürüyünce hareketlenir derler kâfile (bizdeki dertler de file file) sözü getirelim Karanfil’e.

Karanfil izleyen günlerde çadır ziyaretleriyle birlikte samimiyeti de iyice artırdı. Artık, üç beş Çingene ailesine toplu vaaz veriyordu. İşi iyice ileri götürmüştü. Çadır milleti arasında ‘bakmadan da görürmüş, faldan büyüden anlarmış, derin hocaymış’ lafları gezinir olmuştu. Çingenelerin böyle şeylere düşkünlüğü meşhurdur; Karanfil’e duydukları sadakât ve güven belli bir ritüel halini almaya yakın işlerimiz de kolayladı. Dönüşümüze iki gün kaldı. Artık kuruttuğumuz papırları bağlayıp sete taşıyoruz. Daha önceden anlaştığımız bir kamyon gelecek, yükleyip gideceğiz.

Bu akşam pek iş yok, sudan erken çıktık. İmam Ali mâlum mönüyle sofra hazırlıyor, laflaşıyoruz. Karanfil komşularda. Az sonra geldiler: Haydar Usta, yanında üç usta daha ve Karanfil. Selâmünaleyküm deyip oturdular. Ben düşünüyorum bunlar Karanfil’le yemek yemeye alışmış (Doğrusu, Karanfil onlarla yemeye). Bâri sofraya oturmadan gitseler; yoksa canım çekmez (Ben de az ırkçı değilim hani).

Karanfil aldı sözü, şimdi bizi tanıtıyor. Ben biraz kıyıdayım, elimde cigara okul, sınav, âşık olduğumu sandığım kız ve atacağım hangi pilajda yandığımla ilgili yalanlar düşünüyorum. 

-İşte (diyor) İmam Ali, Kurt Ali, Kibar Ali. Ben de Mehmet Ali…

-!

 Çingeneleri bir hayrettir aldı: Bu kadar Ali bir arada?

-Yok anassının gözü… Hepiniz de mi Ali be-yâv!

-Vallâ bizde yalan yok, terso işlemez (İstanbul gördüğüne telmih ediyor).

Bizimkiler torbadan nüfus cüzdanlarını çıkarıp gösteriyor. Sınır boyu olduğu için kağıtlarımız hep yanımızda. Yoksa sınırlar ve hır’lar tehlikeye girebilir. Bizim yanda her yer asker ve ikinci büyük savaş artığı amerikan hîbesi moderen techizatla dolu. Ufkumuzu kahramanlar bürümüş, her yol harbiye… (Zaten bütün kavga Fatih-Harbiye arasında değil mi). Karşıda -vatanları cennet olmadığı için- hiçbir military hareket, dipçik kıpırtısı, namlu ışıltısı yok. Adamlar ne de rahat; oysa birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyulan şu günlerde ülkelerinin iç ve dış düşmanlar tarafından bölünmek istendiğini bilmeleri gerekirdi; hepsi küllüm câhil canım! Henüz yeterince büyük değilim ve iç tehdit değerlendirmelerinden haberim yok; biz papır derdindeyiz. Muhtemel ve potansiyel tehlike olduğumuzu bilmiyoruz. Çingeneler kadar hür hissediyoruz ve çocuklar gibi şeniz; ha keriz ha deniz, bir şey farketmiyor. Dört yönümüz saz denizi ve hiç niyetimiz yok uyandırmaya kerizi (Deniz-keriz ikilemesi biraz fazla kaçtı; vardır bir hayır). Bizim derdimiz alınteri(izm), onlarınki militerizm! Hadi ben -henüz- kerizim, peki onca millete n’oluyor da ayıkıp kaykılmıyordu anlaşılır gibi değildi yâni. Yıllar sonra sapkın itaât kültürü diye bir şeyle tanışınca olup bitene uygun adı bulmuş olacaktım. Ama adı konulan çocuk eşek kadar adam olmasına rağmen hâlâ enayiliğine doymuyor! Binâen-aleyh ‘alınız karanfilleri veriniz gülümü’ ya da ‘karanfiller ve domates suyu’ ile idare ediniz.

Haydar Usta epey mabbetin ardınca “Er şeyden annarım, er şeycêzi bilirim dersin; adi süüle bakalım şu tencerelerde ne yemek vâdır?” diye Karanfil’e yükleniyor; kart çingenenin huylandığı belli. Ortada İmam Ali’nin mutfak demirbaşı dört tencere ilgi bekliyor. Ortam gerildi, heyecan katsayısı artıyor gibi, herkeste bir merak… Ben de yaklaşıyorum. Karanfil’ın şânı düşecek, havası inecek, karizma yerlerde girecek delik arayacak. Yazık, rezil olacağız. Çok ayıp şeyler yaşanacak, katlanılması zor durumlar ortaya çıkacak. Ama Karanfil pek sâkin, bozulmadı, hiç oralı değil. Kendisi için kaygılanan biz müritlerine hiç saygı duymuyor. Canım olmaz ki, insanda biraz vefa falan gibi şeyler bulunması gerekmez mi? Sıradan davranır gibi önemsemeden elini tencerelere tuttu, biraz mırıldandı ve tarihî cevabını verdi: “Popara, popara, popara ve… mekere”. Biz katılmış gibi öylece bekliyoruz. Haydar Usta kalktı, tencere kapaklarını açtı, gördüğü her neyse irkildi ve ardınca beklemeyip ‘ocam… ocam’ diyerek Karanfil’e sarıldı. Durmayıp elini yüzünü öpmeye çabaladı. Karanfil aflı bakışlar ve vakûr bir edayla el çekip zavallı çingeneyi halden hale koymanın zevkini sürüyordu. Zevk sırasında çaktırmadan bana göz kırpmayı ihmal etmedi. Helesi birimiz akıl edip haydarî cezbenin sebebini öğrenebildi: Üç tencerede popara, sonuncuda benim sabah tuttuğum mekere yahnisi; gel de şaşma!

Tecdid-i îman eyleyen çingene kocası “Vallâ derin ocasın be Karanfilim, te be sen ermiş adamsın be Karanfilim, kusura kalma be Karanfilim. Aççik şüppelendik, câillik işte be-yâv… Âlim ocasın, artıkın beş vaktımı ep kılacâyım…”

Bu fırsat kaçar mı, Karanfil başladı yeni bir vaâza. Adamlarda dudaklar kıpır kıpır; itikatten çok Karanfil’in cinlerine çarpılma ihtimali için dua ediyor gibiler. İçimden gülüyorum ama, nasıl bilebildi diye de merak ediyorum.

Ertesi gün beklenen kamyon geldi. Papırları yükledik gidiyoruz. Karanfil bütün komşuların hayır duasını aldı. İkindi vakti Keşan’a ulaştık. Gece gemisiyle Lapseki’ye geçeceğiz. Terminalde bir kahveye oturduk yedinci kere sordum.

-Aga be, nasıl bildin tencerelerde ne yemek olduğunu?

-Yâvu ne var bunda… Sen sabah bir mekere yakalamadın mı; yakaladın. İmam Ali de soğusun diye poparayı üçe böler, eder dört  tencere yemek…

-!

Tuttu beni bir gülme. Gözümden kaçmış diğer maceraları da anlatıyor. Kamyon şoförü bile yüz asmayı bıraktı (Oysa kimbilir ne derdi vardı garibin). Haydar Usta’nın Karanfil’e sarılışı, söyledikleri aklımdan çıkmıyordu. Usta’yı taklit ederek “Te be ermiş adamsın be Karanfilim” dedim. Bıyık ucunda beliren bir kıvrımla güldü “Te be ööleyimdir be kapçıkâızlı” dedi ve başladı içi kapçıklı bir hikâye anlatmaya. Oyun niyetine bir hayat süren bu adam ancak dinlenebilir.

Ağaköy Web
Www.Agakoy.Com

Reklam Reklam
Bu yazı 1047 kere okundu.
  • Site Yorum
  • Facebook Yorum

Bir yorum bırak

Bir yorum bırak

Reklam
Reklam
zzsdc